19 Kasım 2014 Çarşamba

Akşemseddin

Akşemseddin



Fatih Sultan Mehmed'in hocası, ünlü İslam büyüğü Akşemseddin, 1390 yılında Göynük'te doğdu. Küçük yaşlardan itibaren ilme ve sanata karşı ilgi duydu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra seçkin alimler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adamış, başta İslami ilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olmuştur. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, tıp alanında önemli çalışmalar yapmıştır. 

Akşemseddin'in asıl ünü, büyük veli Hacı Bayram ile tanışmasından sonra başlamıştır. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da Sultan İkinci Murad'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmed'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub'el Ensari'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen ve Fatih Sultan Mehmed'in büyük saygı ve sevgisini kazanan Akşemseddin, doğum yeri olan Göynük'te 1498 yılında vefat etti.
Share:

16 Kasım 2014 Pazar

Anadolu'nun taşı toprağı altın...

Anadolu'nun taşı toprağı altın...



''Anadolu toprakları yıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bunun sonucunda Anadolu bir merkez haline gelmiş, üzerinde yapılan savaşlar yıllar boyunca sürmüştür.

Diğer yandan Anadolu, tarım açısından zengin olduğu için bu onu diğer bölgelerden daha iyi bir yere taşımaktadır...''

Bu yazı gibi birçok yazı okumuşsunuzdur.

Bunun nedenini hiç düşündünüz mü?


Anadolu'da neden bu kadar iyi tarım yapılıyor, neden taşı toprağı altın?


Bunun mantıklı bir açıklaması mevcut;

Anadolu toprakları son buzul çağını yaşamamıştır. Yaklaşık 250.000 yıl olarak  tahmin edilen dördüncü  buzul çağı Anadolu topraklarını etkisi altına almamıştır.

Bu da demek oluyor ki dünyada tarıma en uygun toprak parçalarından birisi Anadolu'dur çünkü buzul çağı görmeyen topraklar, tarıma daha yatkındır.

Türkiye'de yani Anadolu'da yedi bölge mevcuttur. Bu bölgelerde birbirine has ürünler yetişir.

Mesela Doğu Anadolu'da;

Pamuk,tütün,tahıllar,şeker pancarı,kayısı,dut,elma...


İç Anadolu'da;


Tahıllar,baklagiller ,patates ,şeker pancarı,bağcılık, kayısı...

Akdeniz Bölgesi'nde
Haşhaş ve ve şeker pancarı,pirinç,pamuk,turunçgiller,muz,tütün,zeytin ve üzüm...
Karadeniz Bölgesi'nde;
Fındık,çay,tütün,mısır,elma,şeker pancarı,keten-kenevir,soya fasulyesi,zeytin,turunçgiller,kivi...

Ege Bölgesi'nde;

Tütün,zeytin,üzüm.incir,pamuk,turunçgiller,pirinç,domates, biber, patlıcan, patates, salata, kereviz, pırasa,elma ve kiraz...


Marmara Bölgesi'nde;


Buğday,ayçiçeği,şeker pancarı,tütün,mısır,pirinç,şerbetçi otu,zeytin,dut,Şeftali, kiraz, çilek, kestane ve üzüm,domates, patates, sarımsak, soğan, patlıcan, kabak, biber...


Anadolu'da yetişenleri saymak ile bitmez. 

Hatta bunların arasına daha endemik türleri bile koymadım ki dünyadaki bitki çeşitliliğinin en fazla olduğu yer Anadolu'dur.


Kaz dağlarında ise oldukça fazla endemik tür vardır ve bu dünyadaki önemli yerlerden biridir.( Kaz dağları hakkında daha ayrıntılı araştırma yapabilirsiniz.)


Sözün özü: Cennet gibi bir yere sahibiz ve buna sahip çıkmalıyız...
Share:

13 Kasım 2014 Perşembe

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM-Mehmet Akif Ersoy

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM
 
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
 
Mehmet Akif Ersoy
Share:

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE-Mehmet Akif Ersoy

 
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupa'lı"

Dedirir, yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahpesi, yahut kafesi!

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
Boşanır sırtlara vadilere sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyare.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler,
Kahraman orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, haşa edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam

Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
Bedr'in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem sığmazsın.

Hercümerc ettiğin edvara da yetmez o kitap
Seni ancak ebediyetler eder istiab.

"Bu taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına,
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına,

Sonra gök kubbeyi alsam da rida namiyle
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan.

Sen bu avizenin altında bürünmüş kanına
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına.

Türbedarın diye ta fecre kadar bekletsem,
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem.

Tüllenen magribi akşamları sarsam yarana,
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana...

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy
Share:

PARILTI -Ahmet HAŞİM

 
PARILTI
 
Âteş gibi bir nehir akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından
Bahsetti, derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan,
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi...
 
Ahmet HAŞİM
Share:

MERDİVEN-Ahmet HAŞİM

 
MERDİVEN
 
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
 
Ahmet HAŞİM
Share:

KARANFİL-Ahmet HAŞİM

 
KARANFİL
 
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre âlevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi...
 
Ahmet HAŞİM
Share:

Flathead Gölü – Dünyanın en temiz göllerinden…


Flathead Gölü – Dünyanın en temiz göllerinden…


Flathead Gölü, ABD’de Montana eyaletinin kuzeybatısındaki Flathead Ulusal Ormanı’nda göl.
Liard Ovasına doğru kuzey yönünde uzanan yapısal bir çöküntü alan olan Kayalık Dağlar çukurunun güney sınırını oluşturur. 50 km uzunluğunda ve 25 km genişliğinde olan gölün alanı 495,9 km2’dir. Adını gölün güneybatısındaki kampa yerleştirilmiş olan Flathead (Seliş) Yerlilerinden alır. Dünyanın en uzun temiz gölüdür. 119 m derinliğindeki gölün dibi görülebilmektedir.

600px-Flathead_lake

800px-CloudsAndLakeInMontana


Kaynakça: http://www.enteresan.biz/flathead-golu-dunyanin-en-temiz-gollerinden/
Share:

The Big Hole (Büyük Çukur) - Güney Afrika Cumhuriyeti

The Big Hole (Büyük Çukur) - Güney Afrika Cumhuriyeti

The Big Hole (Büyük Çukur) Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Kimberley kentinde, dünyanın insan yapımı en büyük çukuru olduğu iddia edilen, açık alan maden sahası.

170,000 m²’lik bir alana yayılan çukurun derinliği 240 m’dir. Üç tona yakın (tam olarak 2,722 kg) elmasın çıkarıldığı “Big Hole” 1914 yılında aktif madencilik çalışmalarına son verilmiştir.


Mirny Diamond Mine - 3 

the_big_hole_&_kimberley_mine_museumvidar_mo_1960

kimberley_mine_museumvidar_mo_1968

Kaynakça: http://www.enteresan.biz/big-hole-buyuk-cukur-guney-afrika-cumhuriyeti/
Share:

Bir Kadın Bilgin: Marie Curie

Marie Curie


Marie Curie veya doğum ismiyle Maria Salomea Skłodowska[1] (7 Kasım 1867 – 4 Temmuz 1934), Polonya asıllı kimyager ve fizikçiMadam Curieolarak da bilinir.
Radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla iki farklı alanda Nobel Ödülü kazandı. Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti. Toryumunradyoaktif özelliğini buldu ve radyum elementini ayrıştırdı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi ve radyoloji biliminin kurucusudur. Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk biliminsanı olmuştur.[2]

Hayatı

Çocukluğu ve gençliği

7 Kasım 1867 tarihinde Polonya'nın Varşova kentinde dünyaya geldi. Babası Wladislaw Sklodowski Varşova lisesinde fizik ve matematik öğretmeni iken annesi Bronislawa Sklodowski yatılı kız yurdu müdürüydü.[1] Ailesi, annesinin müdürlük yaptığı yurtta kalıyordu. Sofia, Hela, ve Bronya isimlerinde 3 kız, Joseph isminde bir erkek kardeşi vardı. 1875 yılında ablaları Sofia ve Bronya tifüse yakalandı, Sofia 1876 yılının Ocak ayında ölürken Bronya iyileşti. 2 yıl sonra Marie'nin annesi verem sebebiyle öldü.[1][2] Gençlik yıllarında yaşadığı Varşova, o sırada Rus yönetimi altında, Rus Çarı II. Aleksandr tarafından yönetiliyordu. Ülkedeki eğitim sistemi nedeniyle kadınların üniversiteye gitmesi ya da teknik eğitim görmeleri için yurtdışına çıkmaları gerekiyordu.[2] Kardeşi Bronya ve Marie çalışıp para biriktirdiler, 1885 yılında Bronya Sorbonne'da tıp eğitimi almaya başladı. Mezun olduktan sonra Marie'ye matematik ve fizik eğitimi alması için yardım etti.[2] 1891 yılında Paris'te ablasının yanında eğitime başlayana dek Varşova'daEndüstri ve Tarım Müzesi adı altında gizlice eğitim veren Polonya okulunda eğitim aldı.[1] Paris'e gidince önce ablasının yanında kalarak sonrasında ise küçük bir tavan arasında yaşayarak eğitimini sürdürdü. 3 Kasım 1891 tarihinde başladığı eğitimde[1] bir buçuk yıl sonunda sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı. 1894 yılında ise ikinci derecesi olan matematiği de bitirdi. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmekti.[2]

Kariyeri ve evliliği


1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897'de, daha önce
 Henri Becquerel (okunuşu: Bekerel)'in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışınüzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat Eylül 1897'de ilk kızı Irene'in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu. 1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını fark etti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie'ye yardım etmeye başladı.[2]1894 yılında Polonyalı bir biliminsanı aracılığıyla,[1] kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp, Temmuz 1895'te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.[1][2]
Bu arada Becquerel, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetti.
Temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (İsmini Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek koydular).[2] Eylül 1898'de Fransız kimyacı Eugène-Anatole Demarçay'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği, doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.
Marie, 1904 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl radyoaktivite konusundaki araştırmalarından dolayı, kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.[2]
1904 yılında eşi Pierre Sorbonne'da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre, radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar.[2] Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.[kaynak belirtilmeli]
19 Nisan 1906'da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne'daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908'de Sorbonne'daki ilk kadın profesör oldu.[1][2]

Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan
 Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Ardından, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkisi olduğuna dair dedikodular yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie'nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülünü alması bile arka plana atıldı. Langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı.[kaynak belirtilmeli]1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk kişi oldu.[1][2] Halen 2 Nobel ödülüne sahip tek kadındır.[1] Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu.[kaynak belirtilmeli]
Marie Curie, Aralık 1911'de Nobel ödülünü almak için Stokholm'e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa'ya geri dönen Marie Curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.[kaynak belirtilmeli]
1914 yılında Paris Üniversitesi'nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdür olarak atandı.[2] Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti.[2] Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kaldılar.
1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova'daki Radyum Enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle Varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.[2]
1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı.[2] Bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. Radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyokativite birimine "curie" denilmektedir. Ölümünün ardından Sceaux'taki aile mezarlığına gömülmüş ancak, 20 Nisan 1995'te Marie Curie'nin ve kocasının mezarları Fransa' nın ulusal anıt mezarı olan Panthéon'a taşınmıştır.[1] Marie Curie başarılarından dolayı bu şerefe layık görülen ilk kadındır.[kaynak belirtilmeli] Curie'nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalmıştır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebilmektedir.[2]
  • 1903 - Nobel Fizik Ödülü
  • 1903 - İngiliz Kraliyet Birliği'nden Davy madalyası
  • 1911 - Nobel Kimya Ödülü
  • 1921 - Bilime katkılarından ötürü, Amerika'nın kadınları adına, başkan Warren Harding'ten 1 gram radyum[1]

  • Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Marie_Curie
Share: