29 Eylül 2014 Pazartesi

İbn-i Sina

İbn-i Sina 980-1037
 


İbn-i Sina (980-1037)

eserleri batı dillerine latince yoluyla çevrilerek avicenna diye şöhrete ulaşan ibni sinâ...

büyük türk bilginidir. ailesi belhten gelerek buharaya yerleşmişti. ibni sinâ, babası abdullah, maliyeye ait bir görevle afşandayken orada doğdu. olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken kur‘an-ı kerimi ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken hemedanda öldüğü zaman 150den fazla eser bıraktı. eserleri latinceye ve almancaya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında avrupaya ışık vermiştir. onu latinler “avicenna” adıyla anarlar ve eski yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

ibni sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. pek az uyurdu. kafası öylesine doluydu ki, uyanık iken çözemediği bir takım meseleleri uykusunda çözer ve uyandığı zaman cevaplandırılmış bulurdu.bir keresinde, aristo metafiziğini inceliyordu. defalarca okuduğu halde bir türlü esasını kavrayamamıştı. buhara çarşısında gezerken sergide bir kitap gördü. mezat tellâlı, bunu satın almasını, bu sayede birçok meseleyi kolayca halledebileceğini söyledi. bir mezat tellâlının bildiği kitabı bilememek, ibni sînâya çok güç geldi. onun okuma huyunu herkes öğrendiği için, bilhassa kitap satıcıları kendisini tanıyorlardı. ibni sînâ, kendisine tavsiye edilen fârabînin aristoya ait şerhini satın aldı. bir defa okumakla, o çözemediği noktaların büyük bir açıklığa kavuştuğunu gördü “şükür sana yârabbi!” diye secdeye kapandı ve fârabînin yolunda fukaralara sadaka dağıttı. oysa, ibni sinâ doğduğu zaman fârabî otuz yaşındaydı ve bu olay geçtiği sırada da hayattaydı.

buhara emiri nuh ibni mansuru ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de samanoğulları sarayının kütüphenisinde çalışma iznini aldı. bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve buhârâdan ayrılarak harzeme gitti eI-bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. bu yüzden takibata bile uğradı. harzemde barınamayarak yeniden yollara düştü. şehirden şehre dolaşarak nihayet hemedana kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.


ibni sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi arapçadır. çünkü o devirde ilim eserlerini arap diliyle yazmak âdetti. arapçaya bu bakımdan değer verilirdi. bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. kendisinden sonra yetişen gazâli, fârabîyi ondan öğrenmiştir. düşünce ve anlayış bakımından ibn-i sina, farabî ile imam gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. yunan felsefesini islâm ilmi olan kelâm ile, yâni tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. eğer o gelmeseydi, farabînin kurduğu temel gazâlinin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.
eserleri batı dillerine latince yoluyla çevrilerek avicenna diye şöhrete ulaşan ibni sinâ, yanlış olarak bir süre avrupada iranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. bunun da sebebi, eserlerini türkçe yazmamış olmasındandır... bununla beraber, batılılar da kendisini hâkim-i tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan ibni sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır. ama şöhreti her ne kadar tip ilmiyle ilgiliyse de asıl kişiliği, ortaçağda uzun süre tartışma konusu olan tanrı varlığının mutlak bir zorunluluk olduğu konusundaki kelâm meselelerine getirdiği kesin çözüm yolundan ileri gelmektedir.

matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. insan bilgisinin tanrıyı ve kâinatı mutlak şekilde anlamaya elverişli olmadığını söylerken, aklın varlığını kabul eder. insandan bağımsız bir ruhun varoluşu, ibni sînâya göre tanrıdan yansıyan bir delildir. ibni sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.
şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından el-kanun fit-tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. necât ve işârât adlı kitapları ve aristonun felsefesini anlatan yirmi ciltlik kitâbül-insâfı başta gelen eserlerindendir.ibni sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. bu hususta berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde ibni sinanın büyük yardımı olduğunu söyler.bu çalışmaları ve etkileriyle ibni sina doğu ve batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. bütün bunlardan başka ibni sina çok güzel şiirler yazdı. hatta türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.

ibni sina, 1037 tarihinde hemedanda mide hastalığından öldü.
ibn-i sinanın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. onun tıp şaheseri, kısaca kanûn diye bilinen el-kanûn fit-tıb adlı büyük kitabıdır. eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. konular dikkatle incelendiğinde ibn-i sinanın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.

ibn-i sinanın kanûn adlı eseri xII. yüzyılda latinceye çevrildi ve batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. romanın galeni de, er razide ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan montpellier ve lauvain üniversitelerinin temel kitabı kanûn oldu. durum xvII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve ibn-i sina, 700 yıl avrupanın tıp hocası oldu. altı yüzyıl önce paris tıp fakültesinin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında ibn-i sinanın kanûnu yer almıştır.

bugün hala paris üniversitesinin tıp fakültesi öğrencileri st. germain bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. bu iki portre, ibn-i sina ve er-raziye aittir.

ibni-sina ve felsefe

islam filozofu. aristotelesçi felsefe anlayışını islam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

buhara yakınlarında hormisende doğdu, 21 haziran 1037de hemedanda öldü. gerçek adı ebul-ali el-hüseyin b. abdullah ibn sinadır. babası, belhten göçerek buharaya yerleşmiş, samanoğulları hükümdarlarından II. nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış olan abdullah adlı birisidir. ibn sina, önce babasından, sonra çağın önde gelen bilginlerinden natilî ve ismail zahidden mantık, matematik, gökbilim öğrenimi gördü. bir süre tıpla ilgilendi, özellikle, hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla uğraştı. bu alandaki başarısı nedeniyle, II. nuhun özel hekimi olarak görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.

ibn sinanın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış, aristoteles ve yeni-platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. islam ve yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren ibn sinanın ele aldığı sorunlar genellikle, aristoteles ve farabinin düşünceleriyle bağımlıdır. bunlar da, bilgi, mantık, evren fizik, ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.

bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur." bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. us kuralları, insanın anlığında doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. sonradan, duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. deney verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir, onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. çelişmezlik, özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.

ibn sinaya göre varlık, tasarlamakla bağlantılıdır. bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir makuller. bu nedenle, düşünmekle var olmak özdeştir. atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. uzay ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen, sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. devinme, bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.

mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız birtakım yanılmalardan korur. düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık, ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. bu özelliği nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan, düzenleyen, bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir. mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin kurallardır. mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır. her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. kavram, ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. yargı ise, tasımla kazanılır.

mantığın konusu incelenirken, tanım temel alınmalıdır. tanımlar birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma varılır. kavram, önce tekil bir algıdır sezgi. yargı ise, iki tekil terim arasındaki ilişkidir. kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır. varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik, etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.

ibn sina mantığında en önemli yeri tanım tutar. bir kavramı tanımlamak için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. eksiksiz bir tanım yakın cins ile yapılmalıdır. en yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile türsel ayrımdan oluşur. tanım ikiye ayrılır gerçek tanım ve sözcük tanımları.

önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler. yüklemli önerme, bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. koşullu önermeler, bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür. önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri bakımından, tekil, belirsiz ve belirli olur. tasım, bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır. bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç önermesini içerir. ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.

tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce, tanrı düşüncesinde, birer tanrısal kavram olarak vardır. varlıkların oluş nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. tümeller tanrıda ussal olarak bulunan, nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. birinci türe giren tümel, metafiziği ilgilendirir. ibn sina fiziği, metafiziğe giriş olarak düşünür.

fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. biçim, maddeden önce yaratılmıştır. maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir. maddeden sonra ilinek gelir. biçimler maddeye, ilinekler ise, töze katılır. doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise, nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. ibn sinaya göre, nesnel evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur. nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. bu güç ise, doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. doğal güç, nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. çekim ve ağırlık bu türdendir. öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir. bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. tinsel güç, herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. buna, gökkatlarının özleri adı da verilir. ibn sinanın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı aristoteles ve yeni-platonculuktur. ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. ona göre, zaman ve devinim kavramları da birbirine bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı, algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur.

ibn sinanın felsefesinde, aristotelesiin geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. ona göre, biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak üzere, iki türlü ruh vardır. insan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan, doğrudan doğruya kendini bilir, bu nedenle, tinsel bir tözdür. gövdeyi devindiren, ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin düşünme yeteneği anlık olmasıdır. düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi gerektirmez, ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. insan ruhu gövde biçiminde değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan, gövdesel yapıda yer alamaz. gövde, bölünebilen öğelerden oluşmuş bir bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli değildir, sürekli olarak özünü ve birliğini korur. tin, bütün izlenimleri gövde aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak usa vurmayı oluşturur. bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır. ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.

canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan ibn sinaya göre dirilik bir bileşimdir. doğal organların, göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. ilk ortaya çıkan canlı bitkidir. bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. ikinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. devinme gücünden isteme ve öfke doğar. algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. insan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. insanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile sağlanır. duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. insan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. yapıcı güç us gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. insanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir.

us konusunda ibn sina ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. ona göre us beş türlüdür. özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. kazanılmış us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar.

insan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. insan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.

yaratılış konusunda ibn sina, varlığın sıralı düzeninde, "birden bir çıkar" ilkesine dayanır. ilk "bir", zorunlu varlık, tanrıdır. onun varlığı yalnız kendisini gerektirir. var olma, tanrının özünden gelen gerekimdir. ilk neden ilk gerçekliktir. tanrıdan ilk us ortaya çıkar. çokluk bu usla başlar. bundan da felek ve nefsin usları türer. her ustan da, o usun özü ve cismi oluşur. us cismi aracısız olarak devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl bulunur. ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri ve insan özleri doğar. etkin us, tümünün yöneticisidir. yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. ilk us, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. buradan ikilik doğar. ilk us kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. ilk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. nefsin eylemi, etkin usa ulaşır.

evrenin varlığı, zorunlu olan, tanrıyı gerektirir. başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. devinme, nesnenin özünde saklı güçten doğar. her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. bu güç, nesneye biçim de kazandırır.

ibn sina metafiziği genelde aristoteles metafiziği ile yeni-platonculuk ve kelamın bireşimidir. konusu, ilkler ilki, tüm oluşların, yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan tanrıdır. tanrı, bütünlüğü nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. varlık vardır, yok olamaz.

varlık üç bölüme ayrılır

1- olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin, oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.
2- kendiliğinden olanaklı varlık. olanaklı olmasına karşın, ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. tümellerin, yasaların bulunduğu evren. gökkürelerin usları böyledir.
3- kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da tanrıdır. değişmez ve çoğalmaz. çokluklar ondadır. tanrısal zorunluluk illkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.
ibn sinanın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir evren, ötedünya, ahiret, peygamberlik, tanrı.

evren yaratılmıştır. yaratıcı ve varedici tanrıdır. o kelamcıların dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur. ilk neden önsüz ve sonsuzdur. evrenin yaratılması, tanrının daha önceden varoluşunu gerektirir. evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. madde dünyasında oluş ve bozulma vardır. onların tanrısal niteliği yoktur. bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.

ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur. ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. gövdeye egemendir. ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. insana bireyselliğini kazandıran odur. gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. dirilme tinseldir.

insanları yaratan tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. istenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. insan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. özgür istenç tüm insanlarda vardır. peygamberler de bu bakımdan birer insandır. ancak, onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar.

tanrı, özü gereği bilicidir. kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. ibn sina islam dinine ve kurana dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. yaratma eylemi tanrının kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. tanrı tümelleri bilir. tikellerle ilgili bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.

madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar


1- maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi doğa bilimleri ya da aşağı bilimler.
2- maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi metafizik, mantık gibi yüksek bilimler.
3- maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi
matematik, geometri, orta bilimler. zihin bu biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.
felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. kuramsal olan, bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. doğa felsefesi, matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.

ibn sina, gerek doğu gerekse batı filozoflarını etkiledi. gazali, özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. ibn sinanın deneyci yanı, gazaliyi kuşkuculuka götürdü. yapıtları 12.yyda latinceye çevrildi, ünü yayıldı. tanrıbilimci filozof albertus magnus, tin ve us ile güçleri konusunda ibn sinadan yararlandı
Share:

28 Eylül 2014 Pazar

Hazreti Peygamber ve Kur'an

Hazreti Peygamber ve Kur'an

Kur'ân-ı Kerîm'i Öğrenip Öğretmenin ve Okumanın Bazı Faziletleri

Peygamberimiz Aleyhisselam, hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır
"Sizin hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve onu öğretendir"[1]
"Bu Kur'ân'ı öğreniniz! Çünkü onun tilâvet edeceğiniz her harfine karşılık on hasene ile sevap verilir, mükâfatlandırılırsınız."[2]
"Kim Kur"ân okur, onu ezberler, onun helâlini helâl, haramını haram kılarsa, Allah o kimseyi bu amelinden dolayı cennete koyar ve kendisini ev halkından on kişinin her biri için de şefaatçi kılar."[3]
"Kur'ân'ı okuyan ve onun içindekilere göre amel eden kimsenin baba ve annesine, Kıyamet günü ziyası güneşin bütün dünya evlerindeki ziyasından daha parlak ve güzel tâc giydirilecektir. Baba ve annesine böyle olursa, artık kendisine ne olacağını hesap ediniz."[4]

Kur'ân Okuyan veya Okumayanların, Kur'ân'ı Okuyan ve Onunla Amel Edenlerin veya Etmeyenlerin Misalleri

"Kur'ân okuyan mü'minin hali portakal gibidir ki, kokusu güzel, tadı da güzeldir. Kur'ân okumayan mü'minin hali hurma gibidir. Tadı güzeldir, fakat kokusu yoktur. Kur'ân okuyan münafıkın hali, kokusu güzel, fakat tadı acı olan reyhan gibidir. Kur'ân okumayan münafıkın hali ise, kokusu acı, kötü, tadı da acı ve kötü olan ebucehil karpuzu gibidir."[5]

Bazı Sûre ve Âyetleri Okumanın Faziletleri

Peygamberimiz Aleyhisselam hadisi şeriflerinde buyururlar ki:
"Bakara ve Âli İmran sûrelerini okuyunuz! Çünkü onlar Kıyamet gününde iki bulut veya iki gölge veya kanatları gerilmiş iki fırka kuş gibi gelecekler, okuyucularını savunacaklardır."[6]
"Evlerinizde Bakara sûresini okuyunuz. Çünkü şeytan içinde Bakara sûresi okunan eve giremez."[7]
"Şüphe yok ki, şeytan içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar."[8]
"Her kim geceleyin Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti okursa, onlar ona yeter."[9] "...Bunları öğreniniz, kadınlarınıza ve çocuklarınıza da öğretiniz! Çünkü bunlar hem Kur'ân, hem duadır!"[10]
"Bana verilen bu ayetler, benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir."[11]
"Cebrail Aleyhisselam bana: 'Müjde! Senden önce hiçbir peygambere verilmeyen iki nur sana verildi! Kitabın Fâtiha'sı ile Bakara sûresinin son âyetleri! Bunların, okuyacağın her harfine karşılık, sana o harfin gerektirdiği sevap verilecektir!’ dedi."[12]
"Bakara sûresinde bir âyet vardır ki, o âyet Kur'ân âyetlerinin ulusu, Âyete'l Kürsî'dir."[13]
“Elif Lâm Mîm. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Hayydır (Diridir), Kayyumdur (Bütün varlık alemi O’nunla ayakta durur varlıklarını devam ettirirler)” âyetlerinin içinde Allah'ın ismi âzami vardır."[14]
"Geceleyin on âyet okuyan kimse gafillerden sayılmaz!"[15]
"Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz!"[16]
"Her kim Kehf sûresinin başından on âyet ezberlerse, Deccal fitnesinden korunur!"[17]
"Herşeyin bir kalbi vardır. Kur'ân'ın kalbi de Yâsîn'dir. Her kim Yâsîn sûresini okursa, Allah onun bu okumasına Kur'ân'ı on kere okumuş gibi sevap yazar."[18]
"Ölülerinize Yâsîn sûresini okuyunuz."[19]
"Sizden biriniz bir gecede Kur'ân'ın üçte birini okumaktan âciz kalır mı?"[20]
"Allahu Vâhidu's Samed sûresini okuyan kimse, Kur'ân'ın üçte birini okumuş olur."[21]
"Allahu Vâhidu's Samed sûresi Kur'ân'ın üçte biridir."[22]

Peygamberimiz Aleyhisselamla Ashabı, Kur'ân-ı Kerîm'i Nasıl Okurlar ve Hatmederlerdi?

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcelerinden Hz. Ümmü Selemeye, Resûlullah Aleyhisselamin Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl okuduğu sorulmuştu. O da:
"Resûlullah Aleyhisselam bir âyet okur durur, bir âyet okur dururdu. 'Bismillâhirrahmânirrahîm. El hamdu lillahi Rabbi'lâlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn’ der; kese kese, dura dura okurdu" dedi.[23]
Enes b. Malik'e de "Resûlullah Aleyhisselamın Kur"ân okuyuşu nasıldı?" diye sorulmuştu. O da:
"Resûlullah Aleyhisselam, Kur’ân okurken, çekilmesi gereken harfleri çekerdi" dedikten sonra: "Resûlullah, 'Bismillâhiyi çekerdi, 'Errahmâni'yi çekerdi, 'Errahîm'i de çekerdi"
dedi. [24] Ashabdan İrbâz b. Sâriye der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam yatmadan önce Müsebbihât sûrelerini okur ve: 'Onların içinde bir âyet vardır ki, bin âyetten efdal ve hayırlıdır’ buyururdu."[25]

Müsebbihât Sûreleri

Bunlar; İsrâ, Hadîd, Haşr, Saf, Cutm'a, Tegâbün, A'lâ sureleridir.[26]
Sanıldığına göre; bin âyetten hayırlı olan âyet de, Hadîd sûresinin üçüncü âyetidir.[27]
Hicretin 9. yılında Peygamberimiz Aleyhisselamla görüşmek için gelen Sakîf temsilcilerinden Evs b. Huzeyfe der ki:
"Peygamber Aleyhisselam, bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi. 'Yâ Rasûlallah! Ne için yanımıza gelmekte geç kaldın?’ diye sorduk. Peygamber Aleyhisselam:
- 'Her gün Kur’ân'dan bir hizb okuyup geçmeyi kendime vazife edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe çıkmamak istedim' buyurdu. Sabaha çıktığımız zaman, Resûlullah Aleyhisselamın ashabına:
- 'Siz Kur'ân'ı nasıl hizbleyip okursunuz?' diye sorduk.
- 'Biz her üç sûreyi, her beş sûreyi, her yedi sûreyi, her dokuz sûreyi, her onbir sûreyi, her on üç sûreyi ve Kâf sûresine kadar da yüzden az âyetli olan mesânî sûrelerini takip eden ve araları Besmele ile ayrılıp uzun, orta ve kısa mufassallar diye üçe ayrılan mufassal sûreleri ayrıca hizblemek üzere hatmedinceye dek hizbler, okuruz’ dediler."[28]
Cebrail Aleyhisselam, Ramazan ayında her gece iner, Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar Peygamberimiz Aleyhisselamla mukabele ederdi.[29]
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatından önceki Ramazan ayında ise, bu mukabele iki kez yapılmıştı.[30]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sahabileri arasında da Kur'ân-ı Kerîm'i yedi sekiz gecede ve hatta her gece hatmedenler vardı. Übeyyb. Ka'b, Kur'ân-ı Kerîm'i sekiz gecede, Temim ed-Dârîye de gecede hatmederdi.[31] Temim ed-Dârî'nin bir tek gecede, üç rekatta ve hatta bir rekatta hatmettiği de olurdu.[32]
Hz. Osman'ın gece namazının bir rekatında hatmetmeyi âdet edindiği ve şehit edildiği geceyi de böyle bir rekatta hatmetmek suretiyle ihya etmiş olduğu rivayet edilir.[33]
Abdullah b. Selâm, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup bitirdiğini haber verdiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam ona "Bunu her gece böylece oku!" buyurmuştur.[34]
Ashabı Kiramın güçlü olanları yedi günde bir hatmederlerdi. Bazıları ayda bir, bazıları iki ayda bir, bazıları da bundan daha çok müddette hatmederlerdi.[35]
İmamı Azam Ebu Hanîfe:
"Her yıl iki kere hatmeden, Kur'ân-ı Kerîm'in hakkını ödemiş olur! Çünkü, Peygamber Aleyhisselam ruhu kabzolunduğu yılda Kur’ân-ı Kerîm'i Cebrail Aleyhisselama iki kere arzetmişti" demiştir.[36]
Abdullah b. Ömer, Kur'ân-ı Kerîm'in kaç günde bir hatmedilmesi gerektiğini Peygamberimiz Aleyhisselama sormuştu. Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kırk günde bir!" buyurmuşlardı. Okuyanın ilim ve iş durumuna göre bunun değişebileceği de açıklanmıştır.[37]

Kur'ân-ı Kerîm'i Okuma ve Hatmetme Usûlü

Kur'ân-ı Kerîm'i okumak için:
1. Abdestli bulunulur. [38]
2. Temiz bir yerde oturulur.[39]
3. Kıbleye karşı dönülür.[40]
4. Huşu ve sükûnet içinde bulunulur, baş öne eğilir.[41]
5. Misvak kullanılır.[42]
6. Koku sürünülür.
7. İnsanlar arasında giyilen elbise giyilir.[43]
8. Eûzu çekilir. Berâe (Tevbe) sûresinden başka her sûreye Besmele çekilir.[44]
10. Âyetler, teitile riayet edilerek okunur.[45]
Tertîl; kelimeyi ağızdan kolayca ve düzgünce çıkarmaya[46],  harflerin mahreçlerini, durak yerlerini gözetmeye, kıraatta sesi kısmaya ve hazinleştirmeye denir.[47]
11. Âyetler okunurken (Arapça bilenlerce) tehdit lafızları tehditkâr ses tonuyla okunur. Tazim lafızları da tâzimkâr ses tonuyla okunur.[48]
12. Kur'ân-ı Kerîm okunurken ağlanabilir, ağlamaklı ve hüzünlü bulunulur.[49]
13. Kur'ân-ı Kerîm hatm için okunurken mushaftaki sırasına göre okunur.
14. Kur'ân-ı Kerîm okunurken kesilip konuşulmaz.[50]
15. Kur'ân-ı Kerîm okunurken gürültü edilmez, susulup dinlenilir.[51]
16. Kur'ân-ı Kerîm'i ezbere okumak, mushaftan okumaktan efdaldir.[52]
17. Kur'ân-ı Kerîm okunurken secde âyetine geldikçe secde edilir. Secde âyetleri Kur'ân-ı Kerîm'in ondört yerinde vardır: A'râf: 206, Ra'd: 15, Nahl: 49, İsrâ: 107, Meryem: 58, Hacc: 18, Furkan: 60, Nemi: 25, Secde: 15, Sad 24, Fussilet: 37, Necm: 62, İnşikak: 21, Alâk: 19. Âyetlerdir.[53]
18. Kur’ân-ı Kerîm okumak için efdal olan vakitler, namaz için efdal olan vakitlerdir. Geceleyin; akşamla yatsı arasıdır. Gündüzün efdal olan, sabahtan sonradır. Hatmin efdal vakti, gündüzün başlangıcı veya gecenin başlangıcıdır. Hatmi kışın gecenin başlangıcında, yazın da gündüzün başlangıcında yapmak efdaldir. [54]
19. Hatim yapacak olan, o gün oruçlu bulunur, ev halkını toplayıp dua eder. Allah'a hamd ü senada ve istiğfarda bulunur. Peygamberimiz Aleyhisselama salâtü selam getirir, hayırlar talep eder.[55]
20. Hatimde Duhâ sûresinden Kur'ân-ı Kerîm'in sonuna kadar olan sûreleri okunup aralarında tekbir getirilir. "Kul eûzü bi rabbinnâs" sûresinden sonra, Fatiha sûresi ile Bakara sûresinin başından "Ve ülâike hümü'lmüflihûn" âyetine kadar beş âyet okunur.[56]
21. Adamın biri: "Yâ Rasûlallah! Hangi amel Allah'a daha sevgilidir?" diye sormuştu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Konup göçenin ameli!" buyurdu. "Konup göçen ne demek?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ehli Kur’ân ki, onu başından sonuna kadar okur, sonunda da hemen baş tarafına geçer! Ne zaman Kur'ân'ı sonuna kadar okuyup gelse, hemen baş tarafına geçip yeniden okumaya başlar!" buyurdu.[57]

_________________________________
[1] Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 1, s. 69,153, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 1 08, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 70, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 77, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 314
[2] Dârimî, c. 2, s. 108.
[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 149, Tirmizî, c. 5, s. 171
[4] Ebu Dâvud.c. 2, s. 70, Hâkim, Müstedrek, c. 1 , s. 567-568
[5] Ahmed, c. 1, s. 408, Buhârî, c. 6, s. 107, Müslim, c.1, s. 549, Ebu Dâvud, c. 4, s. 259, Tirmizî, c.5, s. 150, İbn Mâce. c. 1, s. 77,Dârimî, c. 2, s. 31 8
[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 249, Müslim, c. 6, s. 553, Dârimî, c. 2, s. 324, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 560-564
[7] Tirmizî, c. 5, s. 157, Hâkim, c. 1,s. 561
[8] Müslim, c. 1, s. 539
[9] Buhârî, c. 6, s. 104,111, Tirmizî, c. 5, s. 1 59, Dârimî, c. 2, s. 323, Heysemî, c. 6, s. 313
[10] Hâkim, c. 1.S.562
[11] Ahmed,c.5, s. 383, Heysemî, c. 6, s. 312
[12] Müslim, c. 1, s. 554, Hâkim, c. 1, s. 558-559
[13] Tirmizî, c. 5, s. 157, Hâkim, c. 1, s. 560-561
[14] Ahmed.c. 6, s. 461, Dârimî, c. 2, s. 323
[15] Hâkim, c. 1, s. 555
[16] Müslim, c. 1, s. 539, Tirmizî, c. 5, s. 157
[17] Ahmed, c. 6, s. 449, Müslim, c. 1, s. 555, Tirmizî, c. 5, s. 162, Hâkim, c. 2, s. 368
[18] Tirmizî, c. 5, s. 162, Dârimî, c. 2,5.328
[19] Ahmed, c. 5, s. 36, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 365, Heysemî, Meonau'z zevâid, c. 6, s. 311
[20] Buhârî, c. 6, s. 105, Müslim, c. 1, s. 556, Tirmizî, c. 5, s. 167, Dârimî, c. 2, s. 330
[21] Tirmizî, c. 5, s. 167
[22] Buhârî, c. 6, s. 165, Nesâi, c. 2, s. 1 73
[23] Ahmed,c.6, s. 302, 323, Tirmizî, c. 5, s. 185
[24] Buhârî, c. 6,5.112
[25] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 128, Tirmizî, c. 5, s. 181
[26] Suyûtî, el-İtkân, c. 2, s. 105-106
[27] Ebu'l-Fidâ, İbn Kesfr, Tefsir, c. 4, s. 303
[28] Ahmed, c. 4, s. 9, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 55-56, İ bn Mâce, c. 1, s. 427-428
[29] İbn Sa'd, Tabakatü'l-kübrâ, c. 2, s. 194-195, ^ımed.c. 1, s. 288, Müslim, c. 1, s. 562
[30] İbn Sa'd, c. 2, s. 194-195, Buhârî, c. 6, s. 102, İbn Mâce, c. 1.S.562
[31] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 355, c. 3, s. 550
[32] Zehebî, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, c. 2, s. 31 8-31 9
[33] İbn Sa'd, c. 3, s. 75-76
[34] Zehebî, c. 2, s. 300
[35] Suyûti, İtkân, c. 1,s.104
[36] Bedrüddin Zerkesi, Burhan, c. 1, s. 471, Suyûtî, c. 1, s. 104
[37] Suyûtî, c. 1.S.105
[38] Bedrüddin Zerkeşi, c. 1, s. 459, Suyûtî, c. 1, s. 105
[39] Suyûtî, c. 1 ,s.1O5
[40] Zerkeşi, c.1, s. 459
[41] Suyûtî, c. 1.S.105
[42] Zerkeşi, c.1, s. 459, Suyûtî, t 1, s. 105
[43] Zerkeşi, c.1, s. 460
[44] Zerkeşi, c.1, s. 460, Suyûtî, c. 1, s. 105-106
[45] Zerkeşi, c. 1, s. 449-450, Suyûtî, c. 1, s. 104-105
[46] Râgıb, Müfredat, s. 187
[47] Seyyid,Ta'ritât, s. 37-38
[48] Zerkeşi, c. 1, s. 450
[49] Suyûtî, c. 1,3.107
[50] Zerkeşi, c.1, s. 464, Suyûtî, c. 1.S.109
[51] Suyûtî, c. 1,3.110
[52] Zerkeşi, c. 1, s. 461, Suyûtî, c. 1, s. 108
[53] Tehâvi, Muhtasar, s. 29, Suyûtî, c. 1, s. 110
[54] Zerkeşi, c.1, s. 472, Suyûtî, c. 1,3.110
[55] Suyûtî, c. 1,3.110
[56] Zerkeşi, c. 1, s. 473, Suyûtî, c. 1, s. 111.
[57] Tirmizî, c. 5, s. 197-1 98, Dârimî, c. 2,5.337.
Share:

Peygamberimizin Güzel Ahlakı

Hz Muhammed 'in Güzel Ahlakı



Hz Muhammedin güzel ahlakı, peygamberimizin güvenilirliğini, hakkı gözetmesini, insana değer vermesini, üstün kişiliğini, hoşgörülü ve sabırlı olmasını anlatan değerlerdir. Peygamberimizin en güzel özelliği, başkaları için önerdiği öğütleri ve kuralları ilk önce kendi yaşamında uygulamasıdır. Kendini başkalarından üstün görmemesi, Kuran'ın öğüt ve yasaklarını yaşamından uygulaması onun ne kadar üstün bir insan oluşuna en güzel örnektir. Peygamberimiz bütün güzel ahlakları ve güzellikleri toplamış, örnek bir kişidir. Onun ahlakını kelimelere sığdırmak çok zordur. Onun ahlakı Kuran ahlakıdır. Yüce Rabbimiz Peygamberimizin ahlakını överken, "Ya Muhammed! Şüphesin sen yüce bir ahlak üzeresin." buyurmuşlardır. Peygamberimiz Allah'a niyaz ettiğinde, " Allah'ım! Beni ahlakın en güzeline yönelt, kötü ahlaktan uzak tut." demiştir. 

Hz Muhammedin güzel ahlakı üzerine
  • Onun kalbi insan sevgisiyle doluydu.
  • Çocukları sever, onları sıkça okşardı.
  • Peygamberimiz alçak gönüllü olması sebebiyle, fakir zengin ayrımı yapmazdı.
  • Hastalara önem verir, ziyaretlerine giderdi.
  • Bir topluma girdiğinde, boş bulduğu yere otururdu.
  • Ayaklarını hiç bir zaman başkalarına doğru uzatmazdı.
  • Elbiselerini kendi tamir eder, ayakkabılarını kendi onarırdı.
  • Kesinlikle başkalarına yük olmazdı.
  • Kadınlara karşı çok nazik davranır, ev işlerinde yardımcı olurdu.
  • Misafiri çok sever, onlara kendi hizmet ederdi.
  • Müslüman olanla, olmayanı ayırmazdı.
  • Peygamberimiz ömrü boyunca kötü söz söylememiş, kimseyi azarlamamış ve kimseye karşı kırıcı olmamıştır.
  • Peygamberimiz daima güler yüzlü ve tatlı dilliydi.
  • Başkalarına karşı saygısından ötürü kimsenin sözünü kesmez, dinlemeyi bilirdi.
  • Başkalarının kusurlarını yüzlerine vurmazdı. 
  • Peygamberimiz bedenin ve giysilerini temiz tutar, yaşamını sade yaşardı.
  • Diş temizliğinde misvak kullanırdı.
  • Daima doğru sözleriyle bilinir, sözlerinden dönmezdi.
  • İnsanlar içinde oldukça cömertti, kendisinden isteyeni geri çevirmezdi. Ben sadece dağıtıcıyım, veren ancak Allah'tı derdi. 
  • İntikam duygularını sevmez, bağışlamayı tercih ederdi.
  • Kendisine kötülük edenlere karşı iyilik etmeyi tercih ederdi. Yapılan iyiliği unutmaz, iyiliği daima iyilikle anardı.
  • Yaşlılara karşı saygıda kusur etmez, küçükleri sever ve şefkat gösterirdi.
  • Tembelliği ve boş durmayı sevmezdi.
  • Maddi olarak iyi olduğunda bile sade yaşamıyla dikkat çekmiş, yoksullara her zaman yardımcı olmuştur.
Share:

Anılarla Atatürk


GAZİNİN KAĞNILARI




İbrahim Göktürk'ün 10 Kasım 1964 yılında 
Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni 
Kavukçu'nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi:


“Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara'nın Samanpazarı 
semtindeki bir askeri hastanede sağlık memuru idim. 
Hastanededimse öyle ahım şahım bir bina ve kurum 
aklınıza gelmesin... 
Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen 
koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. 

Odalar, koridorlar, 
merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu... 
O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan 
hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... 
Hastanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar 
doluydu. 

Buna rağmen binada sağlık personeli olarak 
bir ben, bir 
tek de doktor vardı... 

Nizamiye kapı nöbetçimiz, 
ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.
Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit 
ve sınırlı şeylerdi. 

Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. 
Tabii o zaman kendisi hastanenin her şeyi sayılırdı. 
Sarı saçlı, yakışıklı, babacan 
bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. 
Üstelik sesi 
de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. 
Bir taraftan 
hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının 
altında 
yaralıların ameliyatını yapar, 
kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi.
Gündüz ki çalışmaları yetmediğinden gece de 
bu kesmeli, biçmeli, 
dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere 
kadar devam ederdi. 
Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda 
eter koklatır ve 
kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire 
filan hak getire... 
Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, 
feryat ve figanları 
çevreden duyulurdu... 

Yokluk ve yoksulluk 
diz-boyu, battaniye, 
karyola v.s. bulmak veya almak olanaklı değil... 
Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen:
 "Var olanla yetinin" diye yanıtlanırdı...

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz...
Hastane iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz 
halde yaralılarla dopdolu... 

Tek operatörümüzle ameliyat 
odasındayız. 

İsli petrol lambası tepemizde... Ortalık dağınık, karışık, 
ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış. 
Beyaz gömleği kan ve leke içinde... Ağzında tatlı, özlemli, 
bir İstanbul türküsü, ha bire yaraları kesiyor, biçiyor, 
temizliyor, sarıyor, dikiyor. 
Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor... 
Tam bu sırada odaya birkaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini 
hissettim. Ve sertçe bir ses:
“Kolay gelsin doktor bey!” dedi.
Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık:

Gelen Gazi Mustafa Kemal'di... 

Sessizce binadan içeri girmişti, 
elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve:
 “Doktor, hele bir hastaneyi gezelim,” dedi.

Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken
 ve yaralıları üst 
üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, 

Gazi Mustafa Kemal'in 
gözleri birden şimşeklendi ve:
 “Kaç hastanız var? Karyola, 
battaniye ve yatağınız yok mu?”
Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, 
var olan yüz karyolayı 
kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi. 

Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra:
“Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. 
Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak 
ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!” dedi. 
Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastaneden uzaklaşıp gitti.
Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından 
üç saat sonralarıydı. 
Baştabiple birbirimize bakıştık. 
O zamanın Ankara'sında ve savaşın
 en civcivli günlerinde bir gece de iki saatte değil 
beş yüz karyola ve 
yatak, elli tane bile zor bulunuyordu... 

Hatta doktor; 
“Bu akşam 
Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba.” dedi. 
Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.
Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin 
yorgun uykumdan uyandım... Kapıdaki er: 
“Gazi'nin yatakları geldi, hemen kurulacak!” 
dedi.Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır 
bir sel halinde sesler, uğultular, 
sert emirler birbirine karışıyordu. 
Pencereden şöyle bir başımı uzattım.
 Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla 

Samanpazarı yokuşu 
yollarından hastaneye doğru akıyordu. 
Tanyeri neredeyse ağaracak gibi. 
Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor... 
Gazi'nin buyruğuyla beş yüz 
yatak ve karyola aynı gece Ankara'nın evlerinden 
teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. 
İşte gelen onlardı... İçlerinde öyleleri vardı ki 
daha hiç kimse yatmamış. 

Alta serilmemiş... Kar gibi, genç kızların 
rüyası olan gelinlik çeyizleri idi. 
Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık 
yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından 
açılmamıştı bile...

Hayretler içinde kaldık...

Önceki sözlerimizden utandık... 
Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi. 
Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve 
her çeşit koşullar altında Atatürk'ün kağnıları onun 
buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı...”
Share: